İngilizce: Karizmayı çizdirmeden, anlamı ve artikelleri kaybetmeden konuşmanın yolları.
İngilizce öğrenmek, konuşmayı öğrendiğinizi sandığınız ama aslında ilk olarak paniklememeyi tecrübe ettiğiniz harika bir yolculuktur.
Çünkü İngilizce sadece bir dil değildir; o bir özdenetim, hafıza ve öz-ironi sınavı olduğu kadar, sekizinci kez üst üste ağlamadan "Sorry, can you repeat?" diyebilme becerisinin bir testidir.
"Kimin nasıl konuştuğu" zaten başlı başına bir özelliktir.
İngilizceyi kuralına göre öğrenen insanlar vardır.
Bir de bizler varız; cümleleri kendi içsel mantığına göre kuran ve "E, aşağı yukarı anladım ya, o zaman neredeyse konuşuyorum demektir" diyenler.
İşte asıl büyü burada başlıyor.
Kimisi şöyle der:
- I agree with you.
Kimisi de şöyle:
- Yes, yes, you are right, I understand your soul.
Ve teknik olarak anlam neredeyse aynıdır.
Sadece bir kişinin İngilizcesi vardır, diğerinin ise Rusçadan duygusal bir tercümanı.
Aslında "kimin nasıl konuştuğu" sizin imzanızdır.
Birinin aksanı BBC spikeri gibidir, diğerininkinde ise sanki kafasının içinde aynı anda Yandex Çeviri, büyükannesi ve içindeki iyimser çalışıyormuş gibi bir hava vardır. Bu durum normaldir. Çünkü yaşayan bir dil hiçbir zaman kusursuz değil, insani tınılarla duyulur.
20 temel fiilden keyif almak mümkün mü?
Mümkündür.
Ancak önce korkutucu bir gerçeği kabul etmelisiniz: Bazen 20 temel fiil artık sadece bir "temel" değil, başlı başına bir felsefedir.
Çünkü hayatın neredeyse tamamı şu fiiller üzerine kuruludur:
- go,
- come,
- get,
- make,
- take,
- do,
- have,
- know,
- think,
- say.
Dünyadaki konuşmaların yarısını ve derslerdeki paniğin %90'ını bu kelimelerle oluşturabilirsiniz.
Öylece oturup "do" ve "make" arasındaki farkı çalışırken, aniden İngilizcenin binlerce kelime ezberlemekten ibaret olmadığını, asıl meselenin psikolojik bir travma yaşamadan düzgün tek bir cümle kurabilmek olduğunu fark edersiniz.
Bu yüzden evet, bu süreçten keyif alınabilir. Özellikle de "get, got, gotten" üçlüsünü yirminci kez tekrarladıktan sonra, artık bir öğrenci değil de dille hayatta kalma mücadelesinin bir parçası olduğunuzu hissettiğinizde bu keyif zirveye ulaşır.
Hatalar ana dilden kaynaklanır - uzmanlar böyle söylüyor.
İngilizce öğrenirken karşınıza çıkan en sinsi engel düzensiz fiiller değildir.
Bu, öğrencinin Rusça gramer yapısıdır.
Zira beyin dürüstçe yardım etmeye çalışır ama bunu kendi bildiği gibi yapar:
- "Ya dumayu" (Düşünüyorum) ifadesi "I think"e dönüşür - bu normaldir.
- "Ya skuchayu po tebe" (Seni özlüyorum) ise "I miss you" gibi bir şeye dönüşür - bu da iyidir.
- Ancak öyle bir an gelir ki, İngilizce söylemek istediğiniz bir cümleyi Rusça mantığıyla kurarsınız ve ortaya tam bir başyapıt çıkar.
Hatalar genellikle İngilizce bilmemekten değil, ana dildeki düşünce kalıplarını kullanma alışkanlığından kaynaklanır.
Sanki sadece kelimeleri değil, tüm düşünme biçiminizi tercüme etmeye çalışırsınız.
İşte bu yüzden çoğu kişi "wrong English" değil, "duygularla harmanlanmış Rus İngilizcesi" konuşur.
Bunun bir avantajı bile vardır: Yaptığınız hata, ana dilinizin ne durumda olduğunu size gösterir.
House, hostel, hotel — ve siz aslında nerede yaşıyorsunuz?
İşte gerçek dilbilimsel komedi burada başlar.
"House" kelimesi ev anlamına gelir gibi görünür. Ancak biraz derine indiğinizde etrafının hotel, hostel, housing ve diğer akraba kelimelerle çevrili olduğunu görürsünüz; hepsi sanki "Sahi, sen tam olarak nerede yaşıyorsun?" diye fısıldar.
İngilizce öğrenen biri aniden şunları fark eder:
- house — bir binadır,
- home — bir duygu olarak evdir,
- hotel — artık geçici bir uygarlıktır,
- hostel — yabancıların çorapları ve sessizlik umudu arasında yaşamaktır.
Sonuç olarak İngilizcede "nerede yaşıyorsun?" sorusu neredeyse felsefi bir boyuta taşınır.
Bir binada mı yaşıyorsunuz? Bir hissin içinde mi? Yoksa kiralık bir gerçeklikte mi?
Belki de sadece "Bu kelimeyi biliyorum" ile "Yine unuttum" arasındaki o ince çizgide yaşıyorsunuzdur.
Böylece etimoloji küçük bir stand-up gösterisi gibi çalışır: Kelimeler basit görünse de arkalarında devasa bir anlam iskeleti barındırırlar. Ve İngilizceyi ne kadar çok öğrenirseniz, dilin bir sözlük değil, bir koordinat sistemi olduğunu o kadar iyi anlarsınız.
Peki siz İngilizceyi nasıl konuşmak isterdiniz?
Belki de asıl soru budur.
Mesele "kaç kelime biliyorum" değil, "kimin gibi tınlamak istiyorum" sorusudur.
Kimisi bir İngiliz spikeri gibi sakin, estetik ve hatalarının bile entelektüel durduğu bir tarzda konuşmak ister.
Kimisi ise her durumda "That’s awesome!" diyen ve karmaşık eklerle uğraşmayan Amerikalı bir dost gibi konuşmanın hayalini kurar.
Bazıları ise sadece kendi gibi olmak ister, ama o bitmek bilmeyen "eee... nasıl desem..." duraksamaları olmadan.
Ve bu çok önemli bir noktadır.
İngilizce öğrenmek bir ana dil konuşmacısının kopyası olmaya çalışmak değildir. Bu, başka bir dilde kendiniz olmaktan rahatlık duyacağınız o sesi bulma çabasıdır.
Örneğin, kimisi bir TED Talks konuşmacısı gibi hitap etmek ister.
Kimisi ise kolayca sosyalleşen, şaka yapan ve hata yapmaktan korkmayan bir gezgin gibi.
Kimisi de sadece bir kafeye girip özgüvenle "Can I have a coffee, please?" diyebilen ve kendini yılın kazananı gibi hisseden o kişi olmayı arzular.
Çünkü nihayetinde İngilizce kusursuzluk için gerekli değildir.
O, özgürlük için gereklidir.
Sonuç olarak.
İngilizce öğrenmek sadece dil bilgisi ve kelimelerden ibaret değildir.
Bu, bir insanın kendine yavaş yavaş konuşma, hata yapma, mükemmel olmasa bile anlaşılır olma izni vermesiyle ilgilidir.
Ve bunun içinde insana dair çok zarif bir güzellik saklıdır: Önce "house" ve "home" kelimelerini karıştırır, sonra 20 temel fiili öğrenir, ardından hatalardan korkmayı bırakır ve bir gün aniden İngilizceyi "doğru" değil, özgüvenli bir şekilde konuştuğunuzu fark edersiniz.
Bu ise zaten başlı başına bir zaferdir!




